TÜRKİYE’de KADIN
Tarihsel gelişim çizgisi içinde “kadın — erkek eşitsizliği” toplumsal hayatın temel durumlarından biri olma niteliğini maalesef günümüze kadar sürdürmüştür. Toplum içinde kadın sorunu genel olarak kadının statüsü, eşit haklara sahip olması ve bu eşit haklarını kullanabilmesi ve bunların zorunlu sonucu kadının, kişi olarak kendini geliştirmesi konularını kapsamaktadır.
Türkiye’de kadın sorunu, özellikle kadınlara tanınan yasal haklar ve bu hakların kullanımı açısından incelenmektedir. Oysa, Türk toplumunda tek bir yasal çerçeve içinde sınırlandırılabilecek kadın sorunu yoktur. Cinsel ayırımı destekleyen ataerkil düzen, üretim ilişkileri ve dinsel öğretiler üzerine kurulmuştur. Bu nedenle kadınlar siyasi, sosyal, ekonomik kısıtlamalara maruz kalmakta, toplumsal olanaklardan, fırsatlardan eşit şekilde yararlanamamaktadırlar. Sonuç olarak eğitim sağlık hakkından mahrum bırakılmakta, ücretsiz emek olarak tarım alanında yada düşük ücretle örgütsüz, kayıtsız olarak enformel sektörde istihdam edilmekte, cinsel şiddet veya tacize maruz kalabilmekte, annelik hakkını yaşayamamakta, ev ve iş olmak üzere iki vardiya çalışmak zorunda kalmakta yada başlık parası karşılığı veya aşiret törelerine göre zorla evlendirilmektedir. Ancak kadınların, üretim içindeki konumları, yaşanan sorunun şeklini ve dozunu değiştirebilmektedir.
Kadın — erkek eşitliğinin gerçek anlamda sağlanması için var olan toplumsal yapıların oldukça köklü ve önemli değişiklikler geçirmesi gerektiği ortadadır. Tarih göstermiştir ki; Bu değişim ancak emeğin, emekten yana politikaların iktidar olduğu sistemlerde mümkün olmuştur. Ve kadınlar, daha yaşanası bir dünya için emek mücadelesinde ön sıralarda yerlerini almaktadırlar.
EĞİTİM VE KADIN
Eğitim, insanın hayatını sürdürebilmesi veya geliştirebilmesi için gerekli bilgi ve becerileri kazanma süreci olarak tanımlayabileceğimiz, temel insan haklarından biridir. Gerek uluslararası sözleşmelerle gerekse yasalarla bu hak güvence altına alınmıştır. Ülkemizde de 1982 Anayasasının. 42.maddesi ile güvence sağlanmasına karşın Türkiye’de okur yazarlık oranı % 83.2 dır. Yine, ülkemizde okuma yazma bilmeyen kadın nüfus oranı % 20,1 iken, okuma yazma bilmeyen erkek nüfus oranı ise %5,4 olarak bu oranın dörtte birini oluşturmaktadır.
Kadın erkek arasındaki bu eşitsizliğin ileri yaş gruplarında, ve ileri eğitim seviyelerinde daha da arttığı görülmektedir. Yaş gruplarına göre okuma yazma bilinmeyenlerin oranına bakıldığında, 12-14 yaş arası okuma yazma bilmeyen kız çocuklarının oranı % 8,07 iken, erkek çocuklarında bu oran % 3,32’dir. 15-19 yaş arası kız çocuklar için % 10,03 iken, erkek çocuklar için yine % 3,32’dir.
Yine okula devam etme ile ilgili veriler incelendiğinde, kız çocuklarının okula devam etme oranının daha düşük olduğu görülmektedir. 6-10 yaş grubu kız çocuklarının okula devam etme oranı %70,4 erkek çocukların oranı %74,4 iken, bu sayı 11-15 yaş arasında kız çocukları için % 55,1; erkek çocukları için %73,6; 16-20 yaş arası kız çocukları için %19,6 erkek çocukları için % 31,6 ve 21-24 yaş arası kız çocukları için bu sayı % 8,9 iken, erkekler için %14,7 olmaktadır. Görüldüğü gibi kız çocuklarının yaşları ilerledikçe okula devam etme oranları düşmektedir. Okula devam etmeyen 15-24 yaş grubundaki kadınların % 40’ının okuldan ayrılma nedeni ise, ailelerinin ilköğretim sonrası okula devam etmeye izin vermemesidir.
Türkiye’de eğitim alma hakkı, daha Osmanlı İmparatorluğu zamanından başlayarak kadınların öncelikli talepleri arasında yer almıştır. Ve ilk kez 1843 yılında ‘Tanzimat döneminde Tıbbiye Mektebi bünyesinde verilen ebelik eğitimi ile kız çocukları eğitim almaya başlamışlardır. 1858 yılında Kız Rüştiyeleri, 1869’da Sanayi Okulları, 1870’de Kız Öğretmen Okulları açılmıştır. Özellikle 1908 sonrası ve İttihat-i Terakki iktidarı dönemi kadının sosyal hayata katılması, çalışma yaşamına girmesi, yüksek öğrenim görmesi taleplerinin tartışıldığı ve istenildiği yıllar olmuştur. 1911 yılında kızlar için lise açılmış, 1915 yılında ‘Lisans Darül Fünun’u’ şeklinde, kadınlar yüksek öğrenime kabul edilmişlerdir. Üniversitede kadınlara ilk açılan Fen ve Edebiyat fakülteleridir(1915). 1914-1918 Emperyalist paylaşım savaşları ise kadınların sosyal hayatın içine girmeye zorlamıştır. Savaşta, iş yaşamında, sosyal yaşamda önemli rol ve görevler üstlenen omuz veren kadınlar edindikleri demokratik bilinci örgütlü bir güce dönüştüremeseler de birtakım yasal kazanımlar elde etmeyi başarmışlardır. 1922-1923 yıllarında Hukuk ve Tıp fakülteleri kız öğrenci almaya başladığı gibi o tarihten itibaren kız ve erkek öğrenciler derslere birlikte girme hakkını elde etmişlerdir. Yine dönemde seçme seçilme hakkı, medeni kanunun kabulü, kadının çalışma yaşamını katılımını sağlayacak doğum izni, kreş, sekiz saatlik işgünü gibi talepler de kabul edilmiş, yasal düzenlemeler yapılmıştır.
Bu yasal düzenlemelerin bir çoğu günümüze kadar çok az değişikliğe uğrayarak gelmiştir. Ancak, kız çocuklarının eğitimini teşvik edici nitelikteki yenilikler ve köklü değişimler gerçekleşmediği için, kızlarımız zaten kısıtlı olan eğitim olanaklarından yararlanamaz durumdadır. Oysa yapılan bir çok araştırma göstermektedir ki, kadının eğitim düzeyi yükseldikçe evlilik yaşı yükselmekte. aile başına düşen çocuk sayısı ve buna bağlı olarak anne/bebek ölümleri de azalmaktadır. Toplumumuzun her yönden gelişmesini sağlamak için kadınların eğitim durumlarının yükseltilmesi gerekmektedir. Ancak bu gereklilik siyasi iktidarlarca göz ardı edilerek göstermelik önlemler alınmaya devam edilmektedir.
1997 yılında beş yıllık zorunlu eğitimi sekiz yıla çıkaran 4306 Sayılı Kanunun çıkmasıyla, kız öğrencilerin 1998-1999 öğretim yılında altıncı sınıfa devam oranı bir önceki yıla göre % 47,5 oranında artmıştır. Aynı yıla göre 1999-2000 öğretim yılında ise artış oranı % 69 olarak gerçekleşmiştir. Aynı oranlar erkekler için % 18,8 ve % 32,7 olarak gerçekleşmiştir. Yine aynı kriterlere göre, altıncı sınıfa devam oranı şehirde % 30, köyde ise % 161,7 oranında artmıştır.Ancak, yeni uygulamaya geçilirken alt yapıya ilişkin bir düzenleme yapılmadığından eğitimin niteliği düşmüştür. 60-70 kişilik sınıflarda, öğretmen olmadığı için boş geçen dersler yada branşı olmadığı halde derse giren öğretmenlerle ‘eğitim’ veren eğitim kurumları yalnızca diploma verilen yerler haline gelmiştir.
Kadının eğitim ve öğrenim durumunu incelerken dikkati çeken bir noktada Yüksek öğrenim aşamasındaki kadın oranlarının, geleneksel iş bölümlerine uygun şekilde dağılım göstermesidir. Örneğin kız öğrenci sayısı, Teknik bilimler ve ziraat gibi alanlarda erkek öğrencilerden az, sosyal bilimler, öğretmenlik alanlarında aynı oranda ve sağlık, dil, sanat alanında daha fazladır. İlk öğretimden başlayarak uygulanan eğitim programlarının içeriği ise bu geleneksel yapıyı değiştirmek yerine içselleştirmektedir. Bugün hala birçok ders kitabında kadınlar ev içinde çocuk bakarken, yemek yada temizlik yaparken resmedilmektedir.
Türkiye’deki eğitimdeki eşitsizliğin iki ana nedeni vardır. Birincisi hizmetin ulaşılabilir olmamasıdır; ikincisi, erkek egemen toplumsal yapıdır. Bu iki faktör bir arada olması bölgeler arası eşitsizliği de beraberinde getirmektedir. Türkiye’de eğitimsiz kadın oranları batıdan doğuya gidildikçe artış göstermektedir. 15-49 yaş arası eğitimsiz kadınların % 42’si Diyarbakır, Erzurum ve Şanlıurfa’da yaşamaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da her on kadından beşi okuma yazma bilmemektedir. bölgeler arası görülen eşitsizlikte, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgede uzun yıllar devam eden savaş hali ciddi bir etken olmuştur. Hizmetin ulaşılabilirliğini etkileyen temel faktörler, eğitimin finansmanı ve örgütlenme ağındaki yetersizliktir.
Türkiye’de eğitimin finansmanı, toplam 12,7 milyon ilk ve orta, 1,5 milyon yükseköğrenim öğrencisi ve yaklaşık 500 bine ulaşan öğretmeni ve 60 bine yaklaşan okul binaları ile devlet için başlı başına bir sorundur. Özelikle son yirmi yıldır IMF ve Dünya Bankası isteğiyle uygulanan yapısal uyum politikaları sonucu bütçeden eğitime ayrılan pay her yıl daha da azaltılmaktadır. 1990 yılında bütçeden eğitime ayrılan pay % 13,21 iken, bu oran 2000 bütçesi içinde % 7,13’e gerilemiştir. Türkiye’de eğitime gayri safi milli hasıladan ayrılan pay % 2,70 kadardır. Bir yandan bütçeden eğitime ayrılan pay azaltılırken, diğer yandan katkı payı, karne parası vs.. gibi yasal ve adil olmayan yollardan hizmet ücretlendirilmektedir. Her geçen yılla birlikte ağırlaşan yaşam şartları altında yaşamaya zorlanan yoksul halk kitlelerinin maddi durumları okul harcamalarına yetmediğinde, ataerkil aile yapısı gereği, eğitimden ilk feda ettikleri de kız çocukları olmaktadır.
Anayasada ilköğretimin kız ve erkek çocukları için parasız olduğu belirtilmesine rağmen, izlenen bu politikalar sonucu vatandaşlarının bu haktan eşit şekilde yararlanmasını engellemektedir. Bu eşitsizlikten en çok etkilenen de yoksullar ve kızlar/kadınlar olmaktadır.
Bir ülkenin geleceğinde stratejik öneme sahip eğitim gibi bir alanında, ülkenin yönetiminde söz sahibi olan siyasi iktidarlar bir taraftan bir taraftan yapısal uyum programları gerekçesiyle kamu kurumlarından gerekli desteği çekerken, diğer taraftan da ağırlıklı olarak Sivil Toplum Kuruluşları aracılığıyla düzenlenen Ulusal Eğitime Destek Kampanyaları ile okur yazar oranı yükseltilmeye çalışıp, samimi olmayan sahte bir çaba göstermekte ve asli görevini de Sivil Toplum Kuruluşlarına bıraktığını ilan etmektedir.
SAĞLIK VE KADIN
Toplumsal yapılanma içinde, hukuk düzeninde, geleneklerde, siyasette, eğitimde, dinde, iş alanında sürekli ezilen, sorunları bulunan kadın biyolojik, sosyal ve psikolojik nedenli çeşitli sağlık sorunları yaşamaktadır.
Kadın ölümleri içinde anne ölümleri önemli oranda yer tutmaktadır. Anne ölümlerinin nedenleri incelendiğinde ağırlıklı olarak kanamalar, enfeksiyonlar vb. önlenebilir nedenlerden dolayı ölümler olduğu görülür. Daha detaylı değerlendirildiğinde özellikle eğitim ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin kadın sağlığına da dramatik şekilde yansıdığı görülmektedir.
Türkiye’de her 100 kadından 27,5’u sağlık kurumu dışında doğum yaptırmaktadır. Yıllara göre bakıldığında sağlık kurumu dışında doğum yapan kadınların oranı azalmış(1983’de yüzde 58 ve 1998’de 27.5); kır kent farkı hemen hemen aynı kalmış (2,05 ve 2.04) ancak doğu-batı farkı artış göstermiştir(1983’de 2.27’den, 1998’de 4.15’e) gelir dilimine göre, sağlık kurumu dışında yapılan doğumlar değerlendirildiğinde ise, yoksul-zengin farkının 8.7 misli olduğunu görüyoruz. En yoksul kadınların yüzde 71’i evde doğum yaparken en zengin kadınlarda bu oran yüzde 8.2’dir.
Doğum öncesi bakım, doğumun risklerini azaltmak açısından en önemi hizmetlerin başında gelmektedir. Ülkemizde her 100 kadından 31.5’nin doğum öncesi bakım hizmeti almadığı saptanmıştır. Doğum öncesi bakım almayanların oranı yıllar içinde azalmıştır. Ancak kır-kent farkı açılmıştır. 1 988’de 1.65 olan fark 1998 de 221 olmuştur. Aynı şekilde doğu-batı eşitsizliği de derinleşmiştir.(2.03’den 4.36’ya) çıkmıştır. Doğum öncesi bakım alamayan en yoksul %20’lik dilimdekiler %67 iken, en zengin %20’liklerde bu Oran % 7.8’dir.
Anne ölümlerinin önemli bir nedeni de adölosan gebeliklerdir. Bu durum hem anne sağlığı hem de bebek sağlığı açısından önemlidir. Türkiye’de 17 yaşındaki her 12 kadından biri (%8) ya anne olmuş yada ilk çocuğuna gebe kalmıştır. Bu oran 18 yaşındaki kadında yükselerek yedide bire(%15) ve on dokuz yaşındaki kadında dört de bire(%23’e yaklaşmaktadır. Kentsel yörelerde yaşayan adölesan kızlar arasında anne olanların oranı(%10) kırsal yörede yaşayan kadınlardan (% 7) daha yüksektir.
Erken gebeliklerin en Önemli nedenli erken evliliklerdir. Türk toplumun geleneksel yapısı ve ekonomik nedenli yaşanan evlilikler doğurganlık oranını arttırarak kadının hem fiziksel hem ruhsal açıdan yıpranmasına, erkeğe bağlı kalmasına neden olmaktadır. Yine batıdan (%3), doğuya (%38) doğru yoğunlaşarak artan çok eşli evlilikler kadınlar için onur kırıcı bir sorun olarak yaşanmaya devam etmektedir.
Türkiye’deki anne ve bebek sağlığına ilişkin istatistiklerin düzelebilmesi için sağlık hizmetlerinin ücretsiz, ulaşılabilir olması ve kadının eğitim ve ekonomik durumunun iyileştirilmesi gerekmektedir. Ancak ülkemizde siyasi iktidarlar, Temel Sağlık Hizmetini veren Birinci Basamak Sağlık Kurumlarında döner sermaye işletmesini oluşturarak hizmetleri ücretlendirerek sağlıktaki eşitsizliğin artmasına izin vermişlerdir. En dramatik olanı da doğurganlık oranının yüksek olduğu ülkemizde Aile Planlaması malzemelerinin (kondom,hap,RIA vb) bağış adı altında ücretli hale getirilmesidir.
Yine Türk hukukunu incelediğimizde çalışan kadınların annelik hakkının korunmadığını görmek mümkündür. Yasal mevzuat oldukça dağınık olup kadın çalışanlar açısından da işçi-memur ayırımı yapmaktadır. Örneğin doğum izinleri, kamu çalışanları için toplam 9 hafta iken işçiler için 12 haftadır. Uluslar Arası Çalışma Örgütünün asgari standardı ise 14 haftadır. Her iki grup kadın çalışan, doğum izninin bitiminden başlamak üzere toplam 6 ay süresince günde iki kez 45’şer dakika olmak üzere emzirme izni kullanabilmektedir. Ancak bir çok iş yerinde kreş olmadığı ve bebekler özel kreşlerde yada evlerde bakıcı aracılığıyla bakıldığı için bu süre kadının bebeğe ulaşmasına ve onu emzirmesine yetmemektedir. Dolayısıyla işlevsiz hale gelmiştir. Yine Doğum öncesi ve sonrası emzirme döneminde kamu çalışanı kadınların, özellikle sağlık iş kolunda çalışan doktor ve hemşirelerin, gece nöbetlerine kalması, emzirmeyi olumsuz etkileyen faktörlerden biri olarak önümüzde durmaktadır. Ayrıca yoğun çalışma temposu düşüklere veya erken doğumlara neden olmaktadır.
Annelik, yalnızca kadını ilgilendiren bir durum değildir. Hem aileyi hem de toplumu yakından ilgilendiren sosyal bir durumdur. Yine dolaylı ayrımcılık nedeniyle kadınlara yüklenen çocuk bakımı vb sorumluluklar yalnızca kadının sorumluluk alanı olarak algılanmamalıdır. Bugün ülkemizdeki yasal mevzuata göre yalnızca 150 kadın işçinin çalıştığı yerde kreş açma zorunluluğu vardır. Bu maddeden de anlaşılacağı gibi kadın çalışan sayısının kreş açmak için kıstas olarak alınması, sorunun ‘kadın sorunu’ olarak sınırlandırılıp anlamsızlaşmasına neden olmuş ve işverenler yükümlülükten kurtarılmaya çalışılmıştır. Türkiye’deki işletmelerin % 90’ mm 50’nin altında işçi çalıştıran küçük işletmeler olduğu gerçeği de bu olguyu destekleyen önemli bir kanıttır.
SİYASET VE KADIN
Türkiye’de 1934 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile kadınların seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Hatta bazı kaynaklarda 1930 yılında çıkarılan Belediye Yasası ile kadınların belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını elde ettiği belirtilmektedir. Ancak kadınların yasalarla güvenceye alınan seçme ve seçilme hakkını, erkeklerle aynı oranda kullan(a)madığı gözlenmektedir. Özellikle siyasal temsil açısından değerlendirildiğinde bir çok ülkeye göre kadın temsilinin oldukça düşük olduğu görülmektedir. Kadın meclis üyelerinin oranı örneğin, İsveç’te % 42,7, Hollanda’da % 36, Almanya’da % 30, Arjantin’de % 27, İngiltere’de % 18, Yunanistan’da % 6,3 iken Türkiye’de % 2,4’tür. yine yerel yönetimler açısından değerlendirildiğinde de kadının konumunu çok farklı değildir. 1980 sonrası İstanbul’daki belediyelerde kadın meclis üyesi sayısı %4.3, Ankara’da %12.1, İzmir’de %13.2 olmaktadır. Ayrıca Kaymakam, Vali, Anayasa Mahkemesi veya Yargıtay üyeliği gibi yönetici birimlerinde de kadını görmek mümkün değildir. Yine eğitim, sağlık gibi hizmet birimlerinde yada tarım gibi üretim alanlarında kadın çalışan sayısı fazla olmasına rağmen karar mekanizmalarında kadın emekçiler yok denecek kadar azdır.
Türkiye’de kadınların siyasete katılımı genellikle seçme hakkını kullanmaları şeklinde olmaktadır. Ancak bu hakkını bile genellikle eşinin, babanın veya bir erkek yakınının tercihine göre kullanmaktadır.
Yani Türkiye’de kadın seçme ve seçilme hakkına sahip olmasına rağmen siyasette eşit konumda değildir. Toplumumuzdaki geleneksel, cinsiyete dayalı işbölümü sonucu kadın, hayatını aile ve yakın çevresi ile sınırlamakta, bu nedenle de politika dışında kalmaktadır. Çoğu zaman örgütlü mücadele içine katılmak isteyen kadın bu iki ayrı dünya arasında bocalamaktadır.
1935 yılında Sabiha Sertel, Dünya Kadınlar Birliğinin 12. Dünya Kadınlar Konferansına ilişkin yazdığı ‘Yanlış Yolda Giden Feminizm’ adlı makalesinde şöyle seslenmektedir; ‘demek ki siyasal haklarını almakla, kanun nazarında müsavi olmakla, mesele bitmemiş.... 0 halde bu tazyik ve esaretin kökü nerede? Onu bulmak lazım. Hükümetlerin bütün iyi niyetlerine, kadınların bütün gayretlerine rağmen bu kökü üzerine birkaç kat boya sürmekle düzeltmek mümkün değildir. Bu asırların yerleştirdiği olgunlaştırdığı bir köktür.’ Bugünün Türkiye’sinde konunun hala aynı şekilde sürüyor olması bu sözlerin günümüzde de geçerliliğini koruduğunu ve doğruluğunu kanıtlamaktadır.
|